Güncel

Dağ’dan yelle, Dam’dan telle

Toplum/Yaşam Haberleri —

Mehmet Bayrak kitapları

Mehmet Bayrak kitapları

  • Arşivimde sadece son iki yıl içinde derlediğim “Dağ ve Dam Edebiyatı”na ilişkin yüzlerce yazı ve belge bulunuyor. Bunlardan ikisi Öcalan’ın gönderdiği mektuplardı…

MEHMET BAYRAK

50 yılı aşkın sürelik yazarlık hayatım boyunca kuşkusuz sayısız kart, mektup ve imzalı kitap aldım. Bu vesileyle ben de ilgili kişi ve kurumlara çok sayıda resmi belge veya özel mektup ve imzalı kitap yolladım. Bu arada, gerek kendi kitaplarım gerekse editör sıfatıyla çıkardığım eserlere ilişkin çok sayıda tanıtım ya da değerlendirme yazısına tanık oldum ve bunların önemli bölümüne kitaplarımda yer verdim. Ancak, açıktır ki gerek “Dağ”dan gerekse “Dam”dan gelen mektupların çok azına kitaplarımda yer verebildim. “Dağ”dan yelle, “Dam”dan telle gelip, elime ulaşabilen diğer mektuplar ise konunun edebiyat boyutunu oluşturan çalışmamda yerini bulacak. Çünkü bu tür kart ve mektuplar, aynı zamanda görsellerle de süslenmiş birer edebi metin niteliğinde...

Bu arada, şunu hemen belirtmeliyim ki, 2 kez tutuklanmış ve sonunda zorunlu olarak ülke dışına çıkmış bir yazar olarak, kitabın bu mekânlarda ne kadar önemli olduğunu bilenlerdenim. Çünkü cezaevindeyken bile toplam 8 sayı çıkabilmiş ve 36 davaya konu olmuş “Özgür Gelecek” dergisinin yayınını sürdürmeye çalışmıştım. Dahası, “Mahsus Mahal” örneğinde olduğu gibi, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde çıkarılan “Sesimiz” dergisine de “Önsöz” ve yazı yazıyordum (Bkz. Malmisanij- M. Lewendî: Lı Kurdistana Bakûr û Lı Tırkîye Rojnamegeriya Kurdî/ Kuzey Kürdistan’da ve Türkiye’de Kürt Gazeteciliği; Özge yay. Ank. 1992)...

Bu noktada şunu belirteyim ki; düşüncelerinden dolayı geçmişte 13 yıl hapis yatan Nazım Hikmet, 20 yıl hapis yatan İsmail Beşikçi’den sonra 30 küsür yıl hapis yatan siyasi tutsaklara tanık olunca insan kendi tutukluluğundan bile söz etmekten imtina ediyor!..

Gerek bize ulaşan mektuplar gerekse gazete ve dergilerde yer alan böylesi ürünlerin tümüne açıktır ki yer vermek mümkün değildir. Sözgelimi, arşivimde salt son iki yıl içinde derlediğim “Dağ ve Dam Edebiyatı”na ilişkin yüzlerce yazı ve belge bulunuyor. Bu nedenle, bunlardan yalnızca temsil niteliği olan sınırlı mektuba ve yazıya yer vereceğiz...

Öcalan adına İmralı’dan kitap talebi...

Bu türden mektuplardan ikisi Öcalan’ın kitap isteği üzerine Bayram Kaymaz tarafından gönderilen 06.02.2014 tarihli mektuptu. Mektupta Öcalan, 10 dolayında kitabımı –ederi karşılığı- istiyor ve kendisine yolluyorduk. Ancak, siyasi tutsakların tümüne karşılıksız kitap göndermeyi ilke edinmiştik...

Öcalalan’ın sekreteryasını yürüten Kaymaz, 03.03.2014’te gönderdiği cevabı mektupta şöyle diyordu: 

“ Değerli Mamoste, saygı ve selamlar. Göndermiş olduğunuz değerli eserlerinizi aldık. Bu değerli eserleriniz hiç kuşku yok ki, (Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşam) yolunda olan yolculuğumuza yoldaşlık ve rehberlik edecek, yolumuza ışık tutacaktır. Amaç ve çabamız da, bu değerli eserlerinizle  halkların barış ve kardeşliğini taçlandırmak olacaktır.

Değerli Mamoste, Önderlik de sizin bu derinlikli bilimsel, sosyolojik ve tarihi araştırma ve emeğinize büyük değer biçiyor, çalışmalarınızın devamını bekliyor ve başarılar diliyor; selam ve sevgilerini sunuyor...”

Demirtaş’ın gönderdiği mektup...

Bilindiği gibi, Demirtaş da Öcalan gibi içerde devamlı okuyup-yazan ve üreten bir tutsak. Ortadoğu’da İslamcı faşist terör örgütü IŞİD’in belini kıran Kobanê zaferine adeta misilleme olarak 8 yıldan buyana zindanda tutulan HDP Eşgenelbaşkanı Selahattin Demirtaş, 27.7.2022’de Avukatı Zınar Karavil aracılığıyla bana “Yeni Başlayanlar İçin Kürt Sorunu” konulu bir çalışma yolluyor, görüş ve önerilerimi istiyordu:

“ Merhaba Değerli Hocam, iyi olduğunuzu umuyorum.

Aşağıdaki yazıyı, Kürt Sorunu hakkında pek bilgisi olmayan veya önyargılı olan sıradan yurttaşlar için yazdım. Ancak şüphesiz siyasi alanda da etkisi olacak, tartışma yaratacaktır.

Konuyu olabildiğince sade ve insani çerçevede ele almaya çalıştım. Amacım, Kürt Sorununa dair tabanda bir tartışma başlatarak bunu siyasetin gündemine taşımak. Bu kadar önemli bir konuda sizin de değerli katkınızı, önerilerinizi almak isterim. Elbette sorunun değinecek çok yönü var ama bu, daha ziyade bir tartışma metni.

Şimdiden teşekkür ediyor, özgür yarınlarda görüşebilmeyi diliyorum. Selahattin Demirtaş.”

Hazırladığı çalışma taslağını tez zamanda okuyup, 27.7.2022 tarihinde Avukatı üzerinden şu mesajı yollamıştım:

“Zınar kardeş, yazıyı okudum; sorunu yeterince bilmeyen ve sorgulamayanlar için öğretici. Zaten, Selahattin’in üslubu yumuşak ve sarmalayıcı. Başta belirttiği amaca uygun bir metin olmuş. Yani alıcısına uygun bir metin ve program...

Şimdiye kadar birçok kitap çalışmamı incelediğini biliyorum. Bu vesileyle birkaç küçük hususa dikkat çekeyim.

Mesut Yeğen’in söylemiyle (Devletin Kürt Anayasası) niteliğindeki 1925 tarihli Şark Islahat Planı’nı ilk kez yayımlayan ve son 100 yıllık Türkiye tarihini gizli belgeleriyle birlikte bilince çıkaran bir araştırmacı olarak belirteyim ki, (29 Kürt İsyanı) söylemi, bir resmi söylemdir... Çünkü Devlet, özellikle Abdülhamid- İttihad Terakki ve  Cumhuriyet dönemlerinde (etno-dinsel arındırma, tektipleştirme, Türk- İslamlaştırma) ekseninde te’dib (askeri yöntemlerle hizaya getirme), tenkil (cezalandırma), taqtil (katletme), tehcir (göçürtme, mecburi iskâna tabi tutma), temsil (asimile etme), temdin (medenileştirme adı altında Türk- İslamlaştırma) ve tasfiye (etkisizleştirme, bitirme, yok etme) yöntemleriyle Kürt sorununu halletmeye çalıştı. Ben bu kavramlara (7 Uğursuz T) diyorum...

Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi, 1972’de yayımladığı (Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar) adlı kitapta; kendisinin uyguladığı bu yöntemlerin tümünü (İsyan) olarak nitelendirerek, bu sayıyı 29 olarak belirledi ve aynı kitabı 1974’te kendisi yasakladı...

Hiç unutmam, Kürt sorununa hep mesafeli duran Aziz Nesin, Bulgaristan’daki (Türk sorunu)na şiddetle karşı çıkarken; başta Hasan Kıyafet gibi kimi dostlar olmak üzere, kendisine Kürt sorunu hatırlatılınca, kitabının adını (Bulgaristan’da Türkler, Türkiye’de Kürtler) olarak değiştirmişti...

Tıpkı, Uğur Mumcu’nun 1925 Kürt Milli Hareketi’ni (Şeyh Sait Ayaklanması) olarak sunarken; eleştirilerimiz ve uyarılarımız üzerine kitabın adını (Kürt - İslam Ayaklanması) olarak değiştirmesi gibi...

Kısaca, söyleyeceklerim bunlar. Kendisine dostluk selamlarımı ilet lütfen. Çünkü Kürt sorununun demokratik çözümü hepimizin amacı...”

Demirtaş, çalışmayı Mesut Yeğen’e ve Hamit Bozarslan’a da gönderip görüş ve önerilerini almış olmalı ki; çalışmayı üçümüzün katkısını ve adını ekleyerek sonradan yayımlayıp bilince çıkarıyordu. 

Demirtaş, bu süreçte avukatları aracılığıyla bir televizyon programının sorularını yanıtlıyor ve HDP’nin “Türkiye açılımı” yapması gerektiğini belirterek şöyle diyordu: “Örneğin, Çanakkale Şehitliği’ni ziyaret ederek çiçek bırakmayı, orada yatanlar gibi yan yana durmamız gerektiğini göstermek isterim. Somut bazı mesajlar toplumu rahatlatır ve tüm kesimleri çözümlerimizi daha içten dinlemeye başlar...” (Cumhuriyet, 21.7.2022).

Apê Musa’nın “Ben”lik hikâyesi...

“Kürt bilgesi” diyebileceğimiz Apê Musa yani Musa Anter, gecikmeli olarak memleketinden ayrılmış ve 1980’li yılların ikinci yarısından sonra İstanbul’a yerleşmişti. Ankara’da gelişinde mutlaka Öz-Ge Yayınları bürosunu ziyaret eder, öyle giderdi. Onun dışında yakın arkadaşı Canip Yıldırım, Naci ve Süleyman Kutlay kardeşler, Şakir Epözdemir, Serhat Bucak, Feqi Hüseyin, Mılla Mehmet Yağmur, Baban kardeşler, Çerkes Karadağ, Asaf Koçak ve Hasret Gültekin de büromuzu  ziyaret eden Kürt aydınlarındandı. Bunlardan bir bölümü editör olarak yayımladığım kimi kitaplara katkıda bulunanlar, bir bölümü politikacıydı.

Hele Halkın Emek Partisi’nin kuruluşunda, 100’e yakın Kürt aydını çalışmalara katılmak üzere büromuzda toplanmıştı. Üzerinde anlaşmaya varılan, Çalışma Kurultayı’nda yapılacak konuşmayı da ben sunmuştum. Kürdistan’dan ve Anadolu’nun dört-bir tarafından Kürt aydınları belki ilk defa bu ölçüde bir araya geliyordu ve içlerinde, neredeyse cunta döneminde yara-bere almamış kimse yoktu. Öyle ki, bazı insanlar saatlerini satarak yol parası etmişlerdi ve demokratik bir Kürt partisine öylesine susamışlardı...

Ankara’da bir gün “Mem û Zîn” filminin galası vardı ve biz de davetliydik. Apê Musa, filmde “Kürt bilgesi anlatıcı” rolünü üstlenmişti. Sinemada karşılaşınca çok sevinmiş ve “Mehmetciğim, filmden sonra birlikte kaldığım otele gidelim” deyince, film bitimi otelin yolunu tutmuştuk...

Yolda konuşmaya başlamıştık ve benden, İstanbul’da yeni kurulacak Kürt Enstitüsü’nün kuruluşunda yer almamı istiyordu... Kendisine, Kürt Kültürünü Araştırma Vakfı’nı (KÜRT-KAV) daha önce kurduğumuzu, ekonomik katkı sağlayarak İstanbul/ Taksim çevresinde bir de bina aldığımızı; Kürt kurumları ne kadar çok olursa o kadar iyi olacağını söyleyince ikna olmuştu...

Otele vardığımızda; “Mehmetciğim, burada bir kitap yayımlanmış, bizim başucu kitabımız, tabir caizse Kur’an’ımız niteliğinde önemli bir kitap... Kitabın  yazarının daha önce Belediye Başkanlığı yapmış İstanbul ve Diyarbekir’deki akrabaları 100’er adet istiyor, yayımcısını görüp alıp - göndermek istiyorum” diyor...

Yanımızda, hizmetini gören genç bir arkadaş da var, genci gönderip odadan kitabı getirtiyor. Kitabı görür görmez, tanıyorum. Benim 1992’de yayımladığım Kadri Cemilpaşa’nın “Zınar Silopî” adıyla 1969’da Beyrut’ta yayımladığı “Doza Kurdistan”ın sadeleştirerek ve notlayarak yaptığım yeni yayını... Kitabı bana uzatıyor fakat almadan kendisinin iç kapağına bakmasını istiyorum. Bakınca, şaşırıyor ve sarılarak gözlerimden öpüp, övgüler diziyor...

Hangi Birini Anlatsam Ki!..

Evet, hangi birini anlatsam ki... Apê Musa’nın en yakın arkadaşı, 80’inden sonra “Kızılbaş ve Sinemilli aşiretinden” olduğunu söyleyen Canip Yıldırım’ı mı; kitaplarımızın yakın takipçisi olup üstteki anı kitabı dahil, övgü dolu yazılar yazan ve karanlık güçlerce katledilen gazeteci-yazar Hüseyin Deniz’i mi; yedek subaylığı sırasında otobüste dergimizi okurken ihbar edilip, karanlık güçlerce Ankara’nın göbeğinde kaçırılıp katledilen Av. Faik Candan’ı mı; Hakka yürümesinden kısa süre önce kendisiyle telefonla görüşüp Avrupa’daki Newroz’lara davet ettiğim ancak hasta olduğu için gelemeyen “hüzünlü Kürt efsanem Ayşe Şan”ı mı?..

Tutsaklara gönderdiğimiz ancak 1916’dan itibaren yerlerine ulaşmayıp geri dönen kitapların macerası ile 12 Eylül’den sonra Kürt halk danslarının yasaklanması gibi, Kürtçe şarkılara uygulanan sansür de ayrı bir konu...

Bu konuda, arşivimde neredeyse bir koli dolusu yazılı kaynak var. Birini yazsam, diğeri eksik kalacak... İyisi mi, söz kısa kalsın, diyerek şiirsel bir anlatıyla sözlerimizi noktalayalım.

Şiirsel ürünlerin direnişteki yerini anlatan birçok söz var. Bunlardan biri de, FKÖ’nün resmen tanınmasını, Ecevit’le Ankara’da yaptığı basın toplantısını TRT adına bizzat izlediğim Yaser Arafat’ın bugünkü Rojava direnişini çağrıştıran şu sözü: “Savaşırken şarkı söyleyen bir halk, asla yenilmez ve mutlaka muzaffer olur...” ( Bkz. Nihat Behram: Savaşan Sanat; Vatan gaz. 19 Aralık 1976). Yazar ve Gazeteci Hasan Cemal de, gerilla “Delila’nın Dağ Günlükleri”ne (2014) ilişkin kitabı üstüne konuşurken, “Delila, Bir Halkın Dağ Şarkısıdır” diyor Tîroj,67/2014).

Toplumcu şair Enver Gökçe, dünyaca ünlü şair Neruda’dan yaptığı ilk şiir çevirilerilerinden birini, 1973’te Yaşar Kemal’in evinde tanıştığımızda bana verme inceliğini göstermişti. İşte ondan küçük bir kesit: “Ey canevinden vurulmuş/ Toz- duman olmuş bacılar/ İnanın oğullarınıza/ Kök oldular onlar.(...)Ölümün ve tasanın çemberinden geçmiş analar/ Doğan ulu günün ortasına bakın:/ Bu topraktan güler ölüleriniz./ Kalkık yumrukları titrer buğdayın üstünde/ Bilesiniz...” Neruda, başka bir şiirinde ne diyor? “Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde...”

paylaş

   

Güncel

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2025 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.