Halil ile Cilo zirvelerinde

Toplum/Yaşam Haberleri —

Halil Dağ

Halil Dağ

  • Halil ile çoğu zaman yolumuz kesişti. 1998’in yazında Zap’tan Zagroslara kadar uzanan bir yolculukta birlikteydik. Cilo Dağı eteklerinde koruculuğu kabul etmedikleri için yakılıp yıkılan Hristiyan köylerine gittik. Halil hemen kamerasını açtı.

NURDOĞAN AYDOĞAN

 

Zap’tan yola çıktık. Yolculuk saatlerce sürecekti. Bu zorlu yolculuğun ilk durağı Çemço’ydu. Çemço, Zap ile Zagros’un sınırı arasındaydı. Deraluk ve Şêladizê’den gelen ve Çemço’da son bulan araba yolu sınırı oluşturuyordu. 

Halil için bu yolculuk biraz zor olacaktı. Sırtında kameradan fotoğraf makinasına kadar olan yükü yetmiyormuş gibi gerillaları, dağları, çiçekleri, çekiyordu. Konakladığımız ve geçtiğimiz yerlerin hikayelerini not ediyor, kamerası ile kayıt altına alıyordu.

Kan ter içinde kalmıştık ama Halil’in yüzündeki gülümseme bir kez bile eksilmedi.

Geceyi Çemço’da geçirdikten sonra sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yola koyulduk. Yolu geçmemizle birlikte Zagros topraklarına ayak basmıştık; çok uzun olan Kinyaniş Vadisi’ne girmiş olduk.

Mola noktamız Tabura Araba (Arap Taburu) olacaktı ama yolda Kunişka denilen yerde haber yapmak için durduk. Geniş bir alanın kenarında yüksekçe kayalıktan oluşan bir yerdi. Tırmanması imkansız, dümdüz bir kayalığın ortasında pencere şeklinde bir giriş açılmıştı. Köylülerin anlatımına göre Hristiyanlar, Türklerin baskısından kaçıp saklanmak için Güney Kürdistan’ın derin vadisinde böyle ulaşması zor yerlere yerleşmişlerdi. Çekimlerini yaptıktan sonra yola devam ettik. 

Zagroslar’da bir kilise

Yüksek dağlardan, saatlerce süren vadilerden geçerek Cilo Dağı eteklerine, Zagroslara ulaştık. Burada koruculuğu kabul etmeyen köyler, Türk devleti tarafından yakılıp yıkılmış, boşaltılmıştı. Köylerden bazılarına girdik, Halil yine kamerasını açmıştı. Köylerin Kürtçe ve Türkçe adlarını öğreniyor, kalan tek tük evlere giriyordu. Hikayelerini dinliyordu… 

Yıkılmamış, sağlam bir ev dikkatimizi çekti. Dışarıdan sıradan bir köy evi gibi görünüyordu ama içeri girince öyle olmadığını anladık. Bu ev bir kilisesiydi. Türk askerinin saldırılarından korktukları için dışı, köy evi şeklinde yapılarak kamufle edilmişti. Kilisenin bazı yerlerinde çukurlar açılmıştı, dışarıda da aynı çukurlar göze çarpıyordu. Kaçan Hristiyanların altın ve değerli mallarını sakladığı için daha sonra gelenler tarafından bu altın ve paraları bulmak için kazıldığını anlattı rehberimiz olan gerilla. 

 

 

Cilo zirveleri…

Sabahın ilk ışıkları ile birlikte Cilo Dağı’na tırmanıp, Kuzey Kürdistan’a bakan yüzünde zirveye yakın noktada konumlanan gerilla noktasına gidecektik.

Halil, o kadar yorgunluğa rağmen her zaman olduğu gibi kamera ve fotoğraf makinasının şarjlarını kontrol etti. Nöbetçi gerilla dışında herkes derin bir uykuya daldı. 

Sabah erkenden uyanıp yola koyulduk. 4-5 saatlik bir çıkış olacaktı. Sıcak bastırmadan gerilla noktası Zoma Cafer’e (Cafer’in yaylası) ulaşmamız gerekiyordu. 

Öğle saatlerine doğru Zoma Cafer’e ulaştık. Cilo’nun zirvesine çok yakın bir nokta. Oremar karakoluna çok yakın ve üstten gören bir yer. Buz gibi akan sular… Gündüzleri güneşe çıksan yanıyorsun, gölgeye geçsen donuyorsun. Tek bir ağacın bile olmadığı bir yer. Bir çay yapmak için gerillalar saatlerce uğraşıyor, qirşik veya gonî topluyor. Yine de çok güzel…

Zirvedeki defter

Halil, hemen geldi; selamlaşma ve kısa bir sohbetten sonra gidip Oremar karakolunu görmek istedi. Resim ve fotoğraflarını çekerken, diğer yandan da yanımızdaki gerillalar karakol ve içinde bulunduğu Oremar hakkında bize ayrıntılı bilgiler veriyordu. Gerillaların, zirvenin bir-iki saat mesafede ve orada bir defterin olduğunu söylemesi üzerine Halil heyecanla “hemen çıkalım” dedi. Burası Cilo, sabah ile öğlen arası havanın ne olacağı belli olmaz. Ertesi sabah hava açıksa çıkabilecektik. Halil için artık gün bitmiyordu, heyecandan duramıyordu. İçi içine sığmaz olmuştu. Cilo’nun zirvesine çıkacak, bir ilki daha gerçekleştirecektik.

Sabah yola koyulduk. Bir saat 40 dakika sonra zirveye ulaştık. Dümdüz bir zirve… Güneye baktığında altında yemyeşil bir alan görülüyordu. Kuzey tarafındaki vadilerde ise ‘keviye pir’ denilen eski karların birikmesi sonucu oluşmuş buzullar vardı. Vadinin tümünü doldurmuş, belki de yüzlerce yıldır erimemiş buzullar. Bir yanımız zemheri bir yanımız cehennem gibi sıcak.

Rehberimizin anlattığına göre karların içi kurtçuklarla doluymuş. Kaynamış suya bu kurtçuklarla dolu karı bıraktığında anında soğutuyor, kurtçuklar kayboluyormuş. 

1969’da bırakılan defter

Bizim ise en çok ilgimizi çeken bırakılan defteri bulmaktı. O kadar çok şey duymuştuk ki… Zirvenin bir köşesinde taşlar üst üste konularak küçük bir tepecik yapılmıştı. Defteri oranın dışında koyacak yer yoktu zaten. Hemen gidip taşların arasına baktık. Birkaç taş kaldırdıktan sonra brandaya sarılmış defteri bulduk. Halil, meraktan hızla brandadan çıkardı. İlk sayfasını açtığımızda 11 dağcı tarafından 1969’da defterin buraya bırakıldığı anlaşılıyordu. Bu dağcıların 7’si yabancı, dördü ise Türkiyeliydi. Ondan sonra birçok kişi zirveye gelip deftere yazılar yazmıştı. Son olarak ise 14 Ağustos 1984 günü bir grup dağcının yazdığı yazı vardı. 15 Ağustos Atılımı’ndan bir gün önce. O günden 15 yıl sonra defterin ilk ziyaretçileri bizdik. 

Tam o sırada helikopter sesi gelmeye başladı. Korktuk; ne saklanacak bir yer vardı ne de bir kaya parçası. Ses uzaklaşınca biz de MED TV adına defteri imzaladık ve yerine bıraktık.

 

* * *

Dağcı defteri

Biz MED TV ekibi olarak, ben Nurdoğan Aydoğan - kameraman arkadaşım Halil Uysal ve rehberimiz Salman Tarakçı ile Buzul dağı Cilo’nun zirvesine 28 Temmuz 1995 tarihinde, 15 yıl aradan sonra çıktık. Bunun mutluluğunu ve heyecanını siz değerli seyircilerimizle paylaşıyoruz. MED TV hep ilklere imza atan bir televizyon. Yeniyi arayan, geçeklerin peşinde koşan televizyonumuza bize bu şansı verdiği için teşekkür ediyoruz. 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2025 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.