Zaman daralıyor
Forum Haberleri —

İmralı heyeti/Abdullah Öcalan
- Önder Apo’nun inisiyatifi ve büyük sorumluluk duygusuyla attığı bu adım değerlendirilemezse çok daha derin bir savaş sürecine girilmesi tehlikesi küçümsenmemeli.
SİNAN CUDİ
27 Şubat 2025 hepimizin tanık olduğu üzere Kürt sorununun çözümü açısından kritik bir gün olarak tarihe geçti. Önder Apo’nun, İmralı’dan yaptığı Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ile PKK’nin feshi ve silahların bırakılmasını içeren cesur bir adım attı. Bu, on yıllardır süren çatışmayı sonlandırmak ve Türkiye’de demokratik bir çözümün kapısını aralamak için tarihi bir fırsattı.
Ancak devlet yetkilileri bu çağrıya halen yeterli bir yanıtı vermiş değil. Gerekli yasal düzenlemeler yapılmadığı gibi, barışçıl bir dil de geliştirilmedi. Aksine, Türkiye’nin güvenlikçi politikaları katılaşarak devam ediyor. Demokratik muhalefet yargı sopasıyla sindirilirken, gerilla alanlarına yönelik askeri operasyonlar da hız kesmeden sürüyor. PKK ve KCK yetkilileri ise süreçte tıkanma yaşandığını duyurdu.
Paradigmal değişimi de içeren Çağrı, Kürt sorununun çözümü için yeni bir yol haritası sundu. Etnik temelli milliyetçilikten sıyrılarak halkların ortak yaşamını hedef alan bu paradigma, devlet+demokrasi perspektifiyle halkların yerelden örgütlendiği, merkeziyetçiliği reddeden ve demokratik özerkliği esas alan bir model öneriyor. Bu model, sadece Kürt sorununun değil, Türkiye’nin demokratikleşme sorunlarının da çözümüne yönelik bir reçete sunuyor.
Bu paradigma, silahlı mücadele yerine demokratik siyaseti öne çıkaran bir çözüm yolu önerirken, Türkiye devleti bu perspektifi görmezden geliyor.
Peki bunun nedeni nedir?
Barış sürecinin önündeki en büyük engellerden biri, devletin güvenlik odaklı bakış açısından vazgeçmemesi. Silah bırakma ve siyasal çözümün yasal değişiklikler gerektirdiği çok net. Af ve siyasal katılım gibi adımlar olmadan PKK’nin silah bırakması gerçekçi değil. Fakat devlet, bu konuda hiçbir somut adım atmıyor.
Bununla da kalmıyor; Türkiye'de barış sürecini destekleyen demokratik muhalefeti bastırıyor. Kürt siyasetiyle dayanışma içinde olan kamuoyu üzerindeki baskıları artıyor. İktidar, yargıyı bir sopa gibi kullanarak muhalefeti kriminalize etmeye devam ediyor. Üstelik askeri operasyonlar da durmaksızın sürüyor. Kuzey Irak ve Rojava’ya yönelik hava ve kara saldırıları, barış sürecini dinamitleyen adımlar olarak sahada kendini gösteriyor.
Oysa barış için atılması gereken adımlar belli. Bir yol haritası olmasa da birkaç başlık altında bu adımlar özetlenebilir.
Her şeyden önce Önder Öcalan’a yönelik tecrit kaldırılmalı. O’nun sesi, Kürt halkı ve PKK üzerinde tarihsel bir etkiye sahip. Diyalog süreci ancak İmralı’da müzakerelerin yeniden başlamasıyla canlanabilir. Son bayram görüşmesi veya heyetlerin gidişleriyle sınırlı olmadan, özgür yaşar ve çalışır pozisyonda olmasının önü açılmalı, kısaca tecrit politikaları kaldırılmalıdır.
Silah bırakmayı mümkün kılacak yasal reformlar da ikinci bir şart olarak öne çıkıyor. PKK’lilerin sivil siyasete dahili veya bu konuda atılacak adımların açık bir şekilde belirtilip garantisinin sağlanması gerekiyor. PKK’nin de belirttiği üzere Önder Öcalan’ın kongreyi toplamasının önü açılmalı ve buna engel teşkil eden askeri operasyonların durdurulması gerekir.
Yine Kürt siyasetçilerin demokratik sürece katılımının önündeki engeller kaldırılmalı, başta zindanlardaki siyasetçiler olmak üzere hukuksuz bir şekilde esir olarak tutulan tüm Kürtler serbest bırakılmalı.
Kültürel haklar konusunda da cesur adımlar atılmalı. Anadilde eğitim, kamusal hizmetlerde Kürtçenin kullanımı ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gibi konular anayasal güvence altına alınmalı.
Tabii ki bu taleplerin sadece Kürtler tarafından dillendirilmesi de yetmemektedir. Tüm toplumun bu konuda üstlenmesi gereken roller vardır.
Barış sürecinde sivil toplumun da aktif bir rol oynaması gerekiyor. Türkiye’nin barış yanlısı kamuoyu, hükümete baskı yapmalı. Akademisyenler, sanatçılar, insan hakları savunucuları ve barış platformları daha görünür olmalı. Barış talebinin toplumsal bir güç haline gelmesi, iktidar üzerinde caydırıcı bir etki yaratacaktır.
Aynı zamanda uluslararası gözlemcilerin devreye girmesi de sürecin güvenliği açısından hayati. Avrupa Konseyi, BM ve uluslararası insan hakları örgütleri, barış görüşmelerinde şeffaflığı ve güvenliği sağlamak adına devreye girmeli.
Tüm bunlar yapılmaz ve bu fırsat da heba edilirse ya da bu süreç tıkanırsa nelerle karşılaşacağız?
Barış sürecinin sonuçsuz kalması, Türkiye ve bölge açısından ağır bedellere yol açar. Türkiye, çatışmalı dönemin ağır sosyal ve ekonomik maliyetleriyle yüzleşmek zorunda kalır.
PKK’nin silahlı mücadeleyi sürdürme kararı alması durumunda, Türkiye’nin hem sınırları içinde hem de sınır ötesinde güvenlik krizi derinleşir. Ekonomik olarak zaten kırılgan olan Türkiye, askeri harcamalar ve artan güvenlik sorunlarıyla daha da yıpranır.
Aynı zamanda demokratikleşme umudu iyice zayıflar. Kürt sorununun çözümsüz kalması, Türkiye’nin uluslararası ilişkilerini de olumsuz etkiler ve uluslararası alanda daha da yalnızlaşmasına neden olur.
Bölge açısından ise riskler daha da büyük. Suriye ve Irak’taki istikrarsızlık, Türkiye’nin Kürt sorununu daha da karmaşık hale getirir. Rojava’ya yönelik sürekli askeri operasyonlar, Türkiye’yi Suriye bataklığına daha fazla çeker ve uluslararası alanda tepkileri artırır. Irak’ta ise PKK’nin varlığına yönelik operasyonlar, Türkiye’yi daha geniş bir bölgesel çatışmanın içine sürükler.
Üçüncü Dünya Savaşı’nın son demlerinde Önder Apo’nun inisiyatifi ve büyük sorumluluk duygusuyla attığı bu adım değerlendirilemezse çok daha derin bir savaş sürecine girilmesi tehlikesi küçümsenmemeli.
Kısacası, Önder Apo’nun 27 Şubat çağrısı, barışa açılan bir kapıydı. Bu kapının kapanması, sadece Kürt halkı için değil, Türkiye’nin geleceği açısından da ağır sonuçlar doğurur.
Barış, güvenlik politikalarıyla değil; cesur ve samimi adımlarla sağlanır. Türkiye, bu tarihi fırsatı değerlendirmezse, hem içeride hem de bölgede daha büyük krizlerle yüzleşmek zorunda kalır.
Bugün barışın sesine kulak vermek, yarın savaşın sesinden kaçınmanın tek yoludur.