Güncel

Direnişlerimiz ve isyanlarımız birleşmeli

Dosya Haberleri —

John Holloway

John Holloway

Filozof John Holloway ile devletçiliği, yayılan sağ dalgasını ve ona karşı gelişen direnişi konuştuk

  • Yaklaşık 35 farklı Avrupa ülkesinden 800’den fazla katılımcının yer aldığı Viyana’daki People’s Platform konferansından yeni döndüm ve oldukça etkilendim. Bu benim için büyük bir umut kaynağı oldu. Başlangıçta küçük olan bu örgüt, farklı yerlerdeki çok sayıda insanın öfke ve umuduna dokunarak onları bir araya getirebildi. 
  • Kürt Özgürlük Hareketi ya da Zapatista Hareketi gibi, devlet karşıtı ve kapitalizme karşı örgütlenmenin, eyleminin ve düşüncenin sağlam mihenk taşlarına sahip olması çok önemli. Burada asıl önemli olan, tek bir doğru çizgi yakalamaktan ziyade, direnişlerimizin ve isyanlarımızın birleşmesidir. 
  • Kapitalizmin ortadan kaldırılması zorunlu olarak farklı sosyal bağlantı biçimlerinin kurulmasını gerektirir. Bu da "emtia- değer- emek- para- kimlik- kapital" düzenini kırmak ve cinsiyet, etnik köken, yaş, milliyet ya da başka herhangi bir kimlikçi anlayışa yer bırakmayan, devlet karşıtı bir komünalleşme biçimi oluşturmak demektir.

REWŞAN DENİZ

Ortadoğu ve dünyada dengeler değişiyor. Her ne kadar sağ iktidarlar baskın olsa da bu karşı gelişen sol hareketler de güçleniyor. Ortadoğu'da haritalar yeniden çizilirken Avrupa'da ise kartlar yeniden dağıtılıyor. Siyasi ve ekonomik krizlerin yanı sıra düşünce krizi de bu dönemin özelliklerinden biri. Bu dengeleri yakından takip edip analiz eden ve fikirler üreten, düşünce krizine cevaplar üreten isimlerden Marksist avukat, sosyolog ve filozof John Holloway ile konuştuk. Son yüzyılın önemli filozoflarından biri olan John Holloway, "Her gün Amerika Birleşik Devletleri’nden çıkan barbarlıklar dünyayı sarsıyor. Bunu, yanlış yöne akan öfke olarak görüyorum. Kapitalizm sürekli öfke üretir. 2008 finans krizi; yarattığı sefalet ve zorluklar, ardından uygulamaya konulan kemer sıkma politikaları ve krizle birlikte gelen sosyal-siyasi gerilimlerin artması, dünya genelinde güvensizlik ve öfkeyi tetikledi" diyor.

"İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek" kitabınızın yayımlanmasının üzerinden 23 yıl geçti. Kitapta mevcut düzenin eksik yönlerini eleştirdiniz, ancak değişim için hazır bir model ortaya koymadınız. Bir zamanlar sosyalist hareketin en büyük arzusu iktidarı ele geçirmekti. Bu hayal gerçekleşti, fakat beklenen sonuç alınamadı. Bugün asıl sorun, sol ve sosyalist hareketlerin artık insanları etkileyen, motive edici bir vizyona sahip olmamaları. Eğer dünyayı değiştirmek hâlâ mümkünse, hangi tür bir vizyona ihtiyaç duyuyoruz? 

Evet, kitabın sonunda devrimi nasıl gerçekleştireceğimizi hâlâ bilmediğimizi söylemem bazı eleştirmenlerden tepki aldı. Benim için bilmediğimizi açıkça ifade etmek çok önemli. Bunun iki nedeni var. Birincisi, çünkü gerçekten bilmiyoruz: Dediğiniz gibi, iktidarı ele geçirme arzusu gerçekleşti ancak başarısızlıkla sonuçlandı. Biz, o başarısızlığın ürünüyüz; dünyayı değiştirmeye umutsuzca ihtiyaç duyuyoruz, fakat bunu gerçekleştirecek yeni yollar geliştirmemiz gerekiyor. 

İkincisi, eğer devrimi nasıl gerçekleştireceğimizi bildiğimizi iddia etseydik, bunu başkalarına anlatmak zorunda kalırdık; bu da bizi (çoğunlukla erkek egemen söylemlerle) hiyerarşik, uzun ve detaylı açıklamalara dayanan bir siyasete sürükler. Bilmediğimizi söylemek ise herkesin fikirlerini paylaşarak tartıştığı, diyalog temelli bir siyaseti mümkün kılar. Zapatistaların da belirttiği gibi, "soru sorarak yol alırız." Böylece, devrimi gerçekleştirme sürecinde toplumun işleyiş biçimini ve birbirimizle ilişkilerimizi yeniden şekillendiririz. 

Ayrıca, yeni bir vizyona - hatta çeşitli vizyonlara - ihtiyaç duyduğumuza inanıyorum. Bu vizyonun iki temel unsuru var: Birincisi, mevcut düzenin nasıl bir felaket olduğunu dile getiren bir çığlık. Bu düzen bizi gittikçe daha derin bir felakete sürüklüyor ve onu yıkmalıyız. İkincisi ise, toplumumuzun sahip olduğu büyük potansiyel; biz zavallılar değiliz, mevcut tahakküm sistemine sürekli karşı duran, onun yapısını zayıflatan sayısız yaratıcı güç var. Bu düşünceleri sonrasında yazdığım Crack Capitalism (2010) ve Hope in Hopeless Times (2022) adlı kitaplarda daha da derinleştirmeye çalıştım. Ancak bu çabalar yeterli değil; hâlâ kapitalizmin yıkıcı döngüsüne sıkışmış durumdayız. 

 

 

"İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek" kitabınızda, akademik çalışmaların ve söylemin, kendi sesimizi duyurmamızı zorlaştıran, duygularımızı geri planda bırakan bir dil ve düşünce biçimi dayattığını belirtmiştiniz. Bu gözlemlerinizden bu yana dikkat çeken nokta, sol ve muhalif entelektüel potansiyelin akademi tarafından giderek daha fazla sınırlandırılıyor olması. Akademinin şu anki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?  

Üniversitelerde eleştirel ya da radikal tartışmalara yer veren alanlar giderek daralıyor. Ancak bu durum, hem toplumsal hem de bireysel düzeyde sürekli bir mücadele gerektiriyor. 1968’daki küresel hareketler üniversitelerde büyük dönüşümlere yol açtı; 2011’deki hareketler de, daha mütevazı fakat yine etkili, benzer sonuçlar doğurdu. İster öğretmen ister öğrenci olun, önemli bulduğumuz konuları tartışmak, düşünmek ve okumak için sürekli yeni alanlar yaratmamız gerekiyor. Mesela çalıştığım enstitüde (Meksika’daki Universidad Autónoma de Puebla’nun Instituto de Ciencias Sociales y Humanidades bölümü) bu çaba daha kolay olabiliyor; yıllarca süren ortak mücadele sonucunda, diğer yerlerde zor olsa da, akademik düşüncenin daralmasına karşı ve ötesine geçebileceğimiz alanların her zaman var olduğuna inanıyorum. Bence geriye kalan en temel bilimsel soru şu: Kapitalizmin yıkıcı dinamiğini nasıl kırarız ve ondan başka ne yaratırız? 

 

 

Kürt Özgürlük Hareketi, başlangıçta küçük bir örgütken, devletleşmeye gitmeden; farklı aktörler aracılığıyla, sadece Kürdistan’da değil, dünyanın çeşitli yerlerinde milyonlarca insana ulaşan bir harekete dönüştü. PKK ve Sayın Öcalan da felsefi olarak devleti reddediyor. Devletleşmemiş bir hareketin bu kadar büyüyüp bu kadar çok insana dokunması size umut veriyor mu? 

Bildiğiniz gibi, yaklaşık 35 farklı Avrupa ülkesinden 800’den fazla katılımcının yer aldığı Viyana’daki People’s Platform konferansından yeni döndüm ve oldukça etkilendim. Bu benim için büyük bir umut kaynağı oldu. Tıpkı belirttiğiniz gibi, başlangıçta küçük olan bu örgüt, farklı yerlerdeki çok sayıda insanın öfke ve umuduna dokunarak onları bir araya getirebildi. Bazen işler öyle kötüye gider ki, kapitalizmin yarattığı saldırganlıkla kışkırtılan, her yerde bulunan öfke ve umudun o temel sosyal tabakasını göz ardı ediyoruz. Her zaman risk, bu öfke ve umudun ya sosyal demokrasinin yetersizliği aracılığıyla ya da daha kötüsü, Yeni Sağ’ın kimlikçi saldırganlığıyla devlete yönlendirilmesidir. Kürt Özgürlük Hareketi ya da Zapatista Hareketi gibi, devlet karşıtı ve kapitalizme karşı örgütlenmenin, eyleminin ve düşüncenin sağlam mihenk taşlarına sahip olması çok önemli. Burada asıl önemli olan, tek bir doğru çizgi yakalamaktan ziyade, direnişlerimizin ve isyanlarımızın birleşmesidir. Viyana’da hissettiklerim de buydu; Kürt hareketinin özverisi böyle bir birleşimi mümkün kılmıştı. 

Sayın Abdullah Öcalan ve PKK, sistemi yalnızca eleştirip çözümlemenin ötesine geçerek, kendi alternatiflerini de sunuyor. Ulus-devlete karşı “Demokratik Konfederalizm” ve kapitalist modernliğe karşı “Demokratik Modernite” gibi kavramsallaştırmalar ortaya koydular. Bu alternatifler hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Bence bu alternatifler son derece önemli. Bunlar, uygulanması gereken doğru bir model ya da reçete olarak değil, dünyanın her yerinde devam eden deneysel süreçlere katkı niteliğinde ele alınmalı. Eğer kapitalizmi, insanlar arasında bağ kurmanın ve toplumsal dayanışmanın bir biçimi olarak görürsek, kapitalizmin ortadan kaldırılması zorunlu olarak farklı sosyal bağlantı biçimlerinin kurulmasını gerektirir. Bu da "emtia- değer- emek- para- kimlik- kapital" düzenini kırmak ve cinsiyet, etnik köken, yaş, milliyet ya da başka herhangi bir kimlikçi anlayışa yer bırakmayan, dolayısıyla devlet karşıtı bir komünalleşme biçimi oluşturmak demektir. Ancak bu süreç, deneme-yanılma, icat etme ve yeniden icat etme şeklinde ilerlemelidir. 

 

 

Rojava ve Chiapas deneyimlerini karşılaştırdığınızda, hangi ortak noktaları ve farklılıkları görüyorsunuz? 

Her iki hareket de, devrimin artık mümkün olmadığı hatta akla gelmez olduğu durumlarda bile devrimci bir dönüşüme hayat veriyor. Her ikisi de, 20. yüzyıl devrimlerinin başarısız olduğunu kabul etmek üzerine kurulu; çünkü bu devrimler, onlar uğruna can verenlerin hayalini kurdukları toplumları yaratamadı. Zapatista Hareketi ile Kürt Özgürlük Hareketi, bu başarısızlığın temelinde, toplumun devlet gücünü ele geçirerek dönüştürülebileceği düşüncesinin yattığını görüyor; bu da devrimi, devrimcilerden uzaklaştıran örgütlenme biçimlerinin ortaya çıkmasına yol açtı. Her iki hareket de, toplumun devrimci dönüşümünün çaresizce acil olduğunu, fakat bunu yeniden icat etmemiz gerektiğini savunuyor. Bu yeniden icat, geleceğe yönelik bir plan değil, burada ve şimdi hayata geçirilen bir dönüşüm olmalı. Aynı zamanda, kapitalizmden kopuşun, insan ilişkilerimizin tamamen kapitalist kalıplardan sıyrılması gerektiğini ve bunun da büyük ölçüde ataerkil yaklaşımları içerdiğini kabul ediyorlar. Onlar için devrim, yaşamın kendisinin yeniden icat edilmesi; aynı şekilde, yaşamın kendisi de devrimin yeniden icat edilmesidir. 

Daha detaylı benzerlikleri ve farklılıkları tartışabiliriz, ancak Viyana’da gördüğüm yüzler ve birkaç hafta önce önemli bir Zapatista toplantısında hissettiklerim aklıma geldiğinde, her iki hareketi bize güçlü bir varoluşsal meydan okuma olarak görüyorum: Kapitalizm her geçen gün daha kötüye gidiyor, toplumumuzu bu saçma ve korkunç şekilde organize etme yöntemimizi terk etme zorunluluğumuz her gün daha acil ve neredeyse imkansız hale geliyor; bunu yapmalıyız, hatta imkansızı bile icat etmeliyiz. Her iki hareket de, insan olmanın ve insanlık dışı bir toplumda var olmanın özüne iniyor. 

Avrupa’da sağcı fikirlerin yükseldiğini söylüyorsunuz. 2010 yılı sonrasında ortaya çıkan yeni sağ dalgasını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Elbette bu durum yalnızca Avrupa ile sınırlı değil. Her gün Amerika Birleşik Devletleri’nden çıkan barbarlıklar dünyayı sarsıyor. 

Bunu, yanlış yöne akan öfke olarak görüyorum. Kapitalizm sürekli öfke üretir. 2008 finans krizi; yarattığı sefalet ve zorluklar, ardından uygulamaya konulan kemer sıkma politikaları ve krizle birlikte gelen sosyal-siyasi gerilimlerin artması, dünya genelinde güvensizlik ve öfkeyi tetikledi. Öfkenin bir kısmı kapitalizme ve devlete yöneldi (2011’de, Arap Baharı’nda, ataerkillik karşıtı hareketlerin güçlenmesinde, Şili, Kolombiya, Sri Lanka gibi yerlerdeki toplumsal patlamalarda görüldü); ancak çoğu, kapitalizmin yıkıcı “biz-onlar” kimlikçilik mantığına hapsoldu. Her devlet, vatandaş olan biz ile yabancı olan onlar arasındaki ayrım üzerine kurulu; bu ayrım, son yüzyılda milyonlarca insanın öldürülmesi için bir bahane oluşturdu. Öfke, devletin “onlar-biz” mantığına yöneldiğinde hızla öldürücü bir hal alıyor. Peki, bu yönlendirmeyi nasıl kırabiliriz? Nasıl diyebiliriz: “Bu bizim öfkemiz, içinde yaşadığımız aptal sistemin ürettiği öfke” diye? Bilmiyorum; fakat pek çok hareket bu soruna çözüm arıyor. Bu sorun, “onlar faşist domuzlardır” gibi yüzeysel bir kimlikçi tepkiyle değil, onların öfkesine ulaşma çabasıyla aşılmalı. Bence Trump gibi sağcı hükümetler, kapitalist krizi çözmek yerine daha da derinleştirecek. Bunun toplumsal öfke akışına ne gibi etkiler yapacağı ise öngörülmesi güç.

paylaş

   

Güncel

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2025 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.